TASAVVUF VE HAYAT

Yazan: admin 16 Ekim 2009 Cuma  
Kategori: Tasavvuf

 

Eser Adı:  Tasavvuf Ve Hayat

 

Müellif:  Abdülbari en Nedvi

 

Mütercim: Mustafa Ateş

 

Yayınevi: Diyanet Vakfı Yayınları, İrfan Yayınevi

 

İnşallah birkaç hafta dikkatimizi çeken bazı tasavvufi eserleri nazara vereceğiz. Bunlardan ilki Tasavvuf ve Hayat.  Şu anda Diyanet Vakfı Yayınevi, ve İrfan Yayınevi tarafından neşredilen bu şaheserin 1974 senesinde İrfan Yayınevi tarafından basılan ilk baskısı var elimde.. Aslı Urduca olan eseri Ebul Hasan en Nedvi’nin yeğeni Muhammed Rabi en Nedvi Arapçaya,  Prof. Dr. Mustafa Ateş beyefendi de büyük bir vukufiyet ve dil ustalığıyla dilimize tercüme etmiş. Allah sa’ylerini meşkûr etsin.

 

Tasavvuf alanında bir çok eser var gerçi ama, Said Havva merhuma katılmamak elde değil; “Tasavvufla ilgili, birine bir kitap adını vermekte güçlük çekiyorum. Çünkü tasavvuf kitaplarının çoğuna, biraz bilgisi olan insanın hoşnut olamayacağı çok şeyler karışmıştır. Bakarsınız mesnetsiz ibareler, ölçüsüz şatahatlar(tasavvuf ehlinin anormal sözleri) ve bir tarafı yapayım derken başka tarafı yıkmalar çoktur.

 

Haydarabad Osmaniye Üniversitesi Felsefe Kürsüsü Profesörü merhum Abdülbari en Nedvi’nin bu eseri inşallah bu hatalardan salim ve sahih tasavvufu ortaya koyan bir çalışma. Aslında kitabın mahiyeti Abdülbari merhumun, üstadı Eşref Ali Tehanevi hazretlerinin tasavvufla alakalı çeşitli vaaz ve kitaplarındaki görüşlerini bir araya getirmesi ve bunları şerh etmesinden ibaret.

 

Merhum Muhammed Zahid Kevseri hazretlerinin ifadesiyle “Hind beldesinin en başta gelen allamesi, şeyhlerin şeyhi, büyük muhaddis, uzman nakkad Mevlana Hakimül Ümme Muhammed Eşref Ali Tehanevi” yirminci asırda tasavvuf sahasında en büyük tecdidi yapan insan olarak bilinir. Öyle ki merhum allame Ebul Hasan en Nedvi şöyle demekten kendini alamaz; “Büyük terbiyeciler, şeyhler ve ilim adamları O’nun bu babda tek olduğunu, bu ilmi yenileme hususunda tek ve benzersiz olduğunu ikrar ve teslim etmiş bulunuyorlar.”

 

  

 

 Onun eserleri birçok şeyi olduğu gibi, çığırdan çıkan tasavvuf düşüncesini de Hind alt kıtasında yola koydu. Abdülbari en Nedvi bu hususa şöyle değiniyor; “Ama müceddid Şeyh Tehanevi tecdid ve tahkik cihetinden çok büyük bir seviyede bulunuyordu. Zira o, bazıları için fitneye sebeb olacak ve şüphe girdabına düşmelerine bâdi olacak her şeyi terk etmekten çekinmiyordu. Eğer şimdiye kadar tasavvuf mevzuunda öğretilen şeyler şeriattan inhiraf etmiş, şeriat noktasından kopmuş şeyler ise ne kadar yayılmış ve halk tarafından ne kadar hüsnü kabul görmüş olursa olsun, onların tümünü bırakmakta tereddüt göstermiyordu.”

 

  

 

Nedvi eserinin başka bir yerinde haklı olarak şöyle diyor; “Bilhassa Şeyh Tehanevi’nin külliyatını okumak lazım. Zira bunlar umumi ahvale, zamanın yeni akımlarına daha uygun gelmektedir. Esasen ben, geçmiş evliyanın sözlerinin okunmasından, idrak ve anlayışta birçok hatalar vukuu bulacağı ve haklarında suizanna düşüleceği endişesiyle korkuyorum. Bu sebeble halktan ilmi az olanlara ve bu yola yeni giren mübtedilere Tehanevi’nin eserlerini tavsiye eder ve bunu lüzumlu bulurum. Ömrüm boyunca, bu asrın fikirleriyle müteessir olan ve müsbet ilimleri öğrenen kimselerle münasebetim devam ede gelmiştir. Bu insanlara daima ilk olarak Şeyhin eser ve külliyatını sundum. Derhal düştükleri çeşitli hatalar kendilerinden gider ve fikirlerinde belirmeye başlayan yanlış düşünceler dimağlarından silinir giderdi. Geçtik tasavvuftan, din hakkında düşmüş oldukları suizan bile zail olur, dine karşı sevgileri artar ve kendilerinde zevk-i dini doğmaya başlardı.”

 

Son olarak,  Tasavvuf Kürsisi Profesörü Hasan Kamil Yılmaz beyefendinin bu kitap hakkında bendenize söyledikleri ile noktalayalım;  “Abdülbari en-Nedvi’nin neşrettiği “Tasavvuf ve Hayat” diye bir eser. Onların fikirleri hakikaten güzeldir, Şer’i çizgiler, kaygılar, bilgiler, mesajlar içermektedir. Ben mesela Tasavvuf ve Hayat kitabını okuduğumda çok haz almıştım, talebeydim okuduğumda. Tasavvufu sevdiren kitaplardan birisi diye düşünüyorum ve özellikle tasavvufla ilgilenen bizim fakültedeki öğrencilere tavsiye ediyorum. Fazla abartılı ifadelerden korkan, Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Mevcut gibi şeylerden kafası karışacak olan insanlara o kitabı tavsiye ediyorum. Onda daha çok ibadetlerde tezkiye nedir, zikir nedir, ihsan kıvamı ne demektir, ona nasıl ulaşırsınız, onlardan bahseder. Tasavvufu yerli yerine oturtan bir eser diye düşünüyorum.

Allah a Yaklaşmak İçin Vesile Edinmek Tasavvuf

Yazan: admin 16 Ekim 2009 Cuma  
Kategori: Tasavvuf

Allah’a Yaklaşmak İçin Vesile Edinmek

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve O’na (yaklaşmak için) vesile arayın! O’nun yolunda cihad edin, belki kurtuluşa erersiniz” (Maide / 35)

Allah (c.c) bu ayette, mü’minlere hitap ederek onlara, kendisinden gerçek manada korkmalarını ve suçlular için tayin ettiği cezaların bir toplumu islah etmek için yeterli olmayacağını bildiği için, kendisine salih amelle yaklaşmalarını emretmekte, yahudiler gibi hayal ve boş ümitlere bağlanmamaları gerektiğini bildirmektedir.

“Allah’tan sakının….”

Sadece Allah (c.c)’tan sakınmak gerekir. Zira Allah (c.c)’tan sakınan bir mü’min asla hiçbir şeyden korkmaz, hiç kimseye boyun eğmez ve izzeti nefis sahibi olur.

Allah (c.c)’tan gerçek manada sakınan bir kimse, O’nun emirlerine itaat eder ve yasaklarından kaçınır. Allah’tan sakınan bir kimse, kendisine verilecek cezalardan değil, bilakis Allah (c.c)’tan korktuğu için kötü ameller işlemez.

İslam sistemi insanları, işte bu şekilde terbiye eder. Önce Allah (c.c)’tan sakındırarak kalplere Allah (c.c) korkusunu yerleştirmiş, sonra da günahlara karşılık dünyada verilmek üzere cezalar koymuştur. Zira Allah (c.c) çok iyi bilmektedir ki, işlenen suçlara karşılık verilecek ceza, tek başına suçları engellemeye yetmez. Fertlerde Allah (c.c) korkusu olmazsa, en sert cezalar bile suçları tamamen ortadan kaldırmaz. İşte bu sebeble Allah (c.c), insanları ken-disinden sakındırmış ve onlara kendisinden korkmalarını bildirmiştir. Böyle bir durumda suça meyleden kişi, insanlardan kaçsa bile Allah (c.c)’tan asla kaçamayacağını bildiği için, suç işlemekten mutlaka çekinir.

Özetle bir toplumun ıslahı için, Allah (c.c) korkusu ve dünyada verilen adil cezalar yeterli unsurlardır. Bu iki unsur olmaksızın bir toplumun tam olarak ıslah olması mümkün değildir. Bu gerçeği, Allah (c.c) korkusu taşımayan toplumlarda pratik olarak görmek mümkündür.

Vesile Aramak:

“O’na (yaklaşmak için) vesile arayın!”

Bu ayette geçen “vesile”nin manası; Allah (c.c)’a salih ve razı olduğu amellerle yaklaşmaktır. Yoksa bazı kimselerin anladığı gibi; ölü veya diri salih kimselerden yardım istemek, onları Allah (c.c)’la arasında vesile edinmek değildir.

Salih amellerle Allah (c.c)’a yaklaşmak, dinin temelidir ve İslam’ın farz kıldığı ameldir. Bu sebebledir ki sahih bir hadiste geçtiği üzere, mağarada mahsur kalan üç kişi salih amelleriyle Allah (c.c)’a dua etmiş, Allah (c.c) da onları bu salih amelleri sebebiyle mağaradan kurtarmıştır. Bu kimseler Allah (c.c)’a, herhangi bir şahısla tevessül etmemişlerdir.

Salih ameller, sahibine gerek dünyada ve gerekse ahirette Allah (c.c)’ın rızasını ve mükafatını kazandırmaya bir vesiledir.

Bir kimsenin, sağ olan salih bir kimseden kendisi için Allah (c.c)’a dua etmesini istemesi ve salih kişinin kendisi için yapmış olduğu duayı Allah (c.c)’a yaklaşmak için vesile edinmesi İslam’da caiz olan bir ameldir.

Ömer (r.a), Rasulullah (s.a.s)’tan umre için izin istediğinde Rasulullah (s.a.s) ona şöyle demişti:

“Ey kardeş! Duanda beni unutma!” (Müslim)

Rasulullah (s.a.s), Ömer (r.a)’e, Uveys el Karani’yle karşılaştığında kendisini mağfiret etmesi için , Allah’a dua ettirmesini söyledi.

Rasulullah (s.a.s), kendisi için vesileyi (en yüksek mertebeyi) versin diye, ümmetine kendisi için Allah (c.c)’tan vesileyi istemelerini söylemiştir.

Rasulullah (s.a.s) şöyle demiştir:

“Her kim Allah (c.c)’tan benim için vesile isterse, o kimse kıyamette şefaatimi hak etmiştir.” (Müslim, Ahmed)

Ömer (r.a), yağmur talebinde bulundukları bir sırada şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Yağmur yağmadığı zaman nebimize dua ettirir ve onun duasını vesile edinirdik. Şimdi ise nebimizin amcası olan Abbas’ın duasını vesile edinerek senden yağmur istiyoruz. Ey Rabbimiz! Rasulullah’ın amcasının duasıyla bize yağmur yağdır.” (Buhari)

Bu hadis, gerek Rasulullah (s.a.s) vefat etmeden önce ve gerekse vefat ettikten sonra sahabelerin Rasulullah’ın şahsını hiçbir zaman Allah ile aralarında vesile edinmediklerini göstermektedir. Zira onlar, Rasulullah (s.a.s) hayattayken bir sorunla karşılaştıklarında, Rasulullah (s.a.s)’ın duasını vesile edinirlerdi. Yani ona, “bizim için Allah’a dua et” derlerdi. Rasulullah (s.a.s)’ın vefatından sonra bir sorunla karşılaştıklarında ise Rasulullah (s.a.s)’ın amcası olan Abbas (r.a)’ın duasını vesile edindilerdi. Bu ise, vesile tayin edilenin şahıs değil, o şahsın duası olduğunu göstermektedir.

Bütün alimler, ölü olan bir kimseyi, bu kimse isterse salih bir kişi olsun, vesile edinmenin caiz olmadığını, şirk olan bidatlerden olduğunu söylemişlerdir. Böyle bir ameli hiçbir sahabe, gerek Rasulullah (s.a.s)’a ve gerekse başka bir salih kişiye yapmamıştır.

Fakat mezardaki müslümanlara selam söylemek, onlara meşru dualarla hitap etmek caiz olan bir ameldir.

Rasulullah (s.a.s), sahabelerine mezar ziyareti sırasında şöyle demelerini öğretmiştir:

“Ey kabir ehli! Size selam olsun! Biz inşeallah size kavuşacağız. Sizden ve bizden önce ölenlere Allah (c.c) rahmet etsin! Size ve bize Allah (c.c)’tan afiyet dileriz. Ey Rabbimiz! Onların ecirlerinden bizi mahrum bırakma! Onlardan sonra bizi fitneye düşürme ve hem bizi hem onları mağfiret et!” (Müslim, Nesei)

Sahabeler hayır işlemek için azimle yarışırlardı. Hiçbir zaman ölüden herhangi bir şey taleb etmemişlerdir. Ölüleri hatta Rasulullah’ın şahsını bile hiçbir zaman vesile edinmemişlerdir. Bunun aksini söyleyen yalancıdır. Pis bir müşriktir.

Duada “Filancanın Hakkı İçin” Sözünü Kullanmak:

Dua sırasında; “ey Rabbim! Filan kulunun hakkı için hacetemi gider” şeklinde sözler söylemek, caiz değildir. Böyle bir sözün sadece Rasulullah (s.a.s) için kullanılabileceğine dair El İz İbni Abdisselam cevaz vermiştir.

El İz İbni Abdisselam şöyle dedi:

“Ey Rabbim! Rasulullah (s.a.s)’ın hakkı için hacetimi gider” şeklinde dua etmek caizdir. Çünkü Rasulullah, Adem oğullarının seyyididir. Fakat onun dışındaki nebiler, melekler ve salihler Rasulullah (c.c)’ın mertebesine ulaşmadıklarından onların hakkı için Allah (c.c)’a dua etmek caiz değildir.”

El İz İbni Abdisselam bu görüşüne şu hadisi delil göstermiştir:

Osman b. Hanif (r.a) dedi ki:

“Kör olan bir kişi Rasulullah (s.a.s)’a gelerek:

“Ey Allah’ın Rasulü! beni körlükten iyileştirmesi için Allah (c.c)’a dua et!” Rasulullah (s.a.s) ona dedi ki:

“İstersen Allah (c.c) seni körlükten iyileştirsin diye dua ederim. İstersen buna sabret! Bu senin için daha hayırlıdır.”

Kör adam:

“Allah’a dua et!” dedi. Rasulullah (s.a.s) ona, güzel bir abdest almasını ve abdestten sonra şu duayı yapmasını emretti:

“Ey Allah’ım! Rahmet nebisi olan nebinle sana yönelerek dua ediyorum.” Ey Allah’ın Rasulü! Hacetimi gidermesi için seninle Allah (c.c)’a yöneldim. Ey Rabbim! Rasulü bana şefaatçi kıl!” (Tirmizi rivayet etti ve hasen sahih dedi.)

El İz İbni Abdusselam’ın kendisine delil aldığı bu hadis, Rasulullah (s.a.s)’ın hakkı için Allah (c.c)’a dua edilebileği veya Rasulullah (s.a.s)’ın zatı vesilesiyle Allah (c.c)’a dua edilebileceği konusunda delil değildir. Zira hadiste geçen kör kişi, Rasulullah (s.a.s)’ın zatını değil, dua ve şefaatini vesile edinerek Allah (c.c)’a dua etmiştir. Hadisi iyice inceleyen kimse bunu açıkça görür.

Hadisteki “seninle”den kasıt; senin duanla demektir. Çünkü hadisin sonunda: “Ey Rabbim! Rasulü bana şefaatçi kıl” sözü geçmektedir. Zaten hadisin başında, kör adamın Rasulullah (s.a.s)’a gelerek ondan kendisi için dua etmesini istemesi de buna işaret etmektedir.

Ebu Hanife, İmameyn ve cumhura göre; sağ olsun, ölü olsun Rasulullah (s.a.s) dahil herhangi bir kişinin hakkı için dua etmek caiz değildir.

Sahabelerin ve Rasulullah (s.a.s)’ın ehli beytinin yapmış olduğu dualara baktığımızda Rasulullah (s.a.s)’ın zatını vesile tayin ederek dua ettiklerine dair herhangi bir sahih nakil gelmemiştir.

Yezid el Bustami şöyle dedi:

“Yaratılanın yaratılandan yardım istemesi, hapiste olan bir kimsenin hapiste olan diğer bir kimseden yardım istemesi gibidir.”

Alimler, “yaratılmışın hakkı için” dua etmeyi caiz görmediler. Çünkü yaratılmışın Allah (c.c)’a karşı bir hakkı yoktur.

Dua etmek isteyen kimse, direkt olarak ve vasıtasız bir şekilde sadece Allah (c.c)’a dua eder. Zira Allah (c.c)’a dua etmek için vasıta gerekmez.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Bana dua ediniz ki, size karşılığını vereyim. Bana dua etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min: 60)

“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha: 4)

“(Ey Muhammed!) Kullarım sana benden sorarlarsa (onlara de ki) şüphesiz ben onlara çok yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edene muhakkak cevap veririm.” (Bakara: 186)

İbni Abbas (r.a)’dan, Rasulullah (s.a.s)’ın ona şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Allah (c.c)’ı koru ki, Allah (c.c) da seni korusun! Allah (c.c)’ı koru ki, Allah (c.c) sana yardım etsin! Eğer birisinden isteyeceksen sadece Allah (c.c)’tan iste! Eğer birisinden yardım istersen sadece Allah (c.c)’tan yardım iste!” (Tirmizi rivayet etti hasen sahih dedi.)

“O’nun yolunda cihad edin!”

Allah (c.c), daha önceki ayetlerde mü’minlere haramları terketmeyi ve iyi ameller işlemeyi emrettikten sonra bu ayette doğru yoldan çıkan ve İslam’a düşman olan kafir ve müşriklerle savaşmayı emretmiştir.

Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor:

“Allah’ın şeriatini hakim kılmak ve insanları birbirine kul olmaktan kurtarıp sadece Allah’a ibadet ettirmek için hem can hem mal hem de silahla cihad edin!”

“Belki kurtuluşa erersiniz.”

Allah (c.c), kendi yolunda cihad yapan kişilere hitabına şöyle devam ediyor:

“Sizler şayet, Allah’ın şeriatini gerçek manada hakim kılmak için cihad yapar ve Allah’a iyi amellerle yaklaşırsanız hem dünya ve hem de ahirette kazançlı, mutlu olursunuz.”

Allah (c.c)’ın ayette “belki kurtuluşa erersiniz” sözünde “belki” lafzını kullanması bu konuda şüphe olduğunu göstermez.

Bilakis Allah (c.c) bu sözüyle, mü’minlerin Allah (c.c)’a güvenmelerini, amellerine güvenmemelerini öğretmek isemektedir. Zira insanı cennete sokan ameller değil, Allah (c.c)’ın rahmetidir.

Buna rağmen Allah (c.c) kendisine gerçek manada iman eden ve emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınan kimseleri cennete koyacağını bildirmiştir.

İşte bu göstermektedir ki; müslüman bir kimse Allah (c.c)’ın razı olduğu amelleri işlese bile, sürekli olarak korku ve ümit arasında olmalıdır.

Risale-i Nur Ve Tasavvuf

Yazan: admin 16 Ekim 2009 Cuma  
Kategori: Tasavvuf

EMİRDAĞ LÂHİKASI’NIN, BEDİÜZZAMAN Said Nursî’nin talebeleriyle 1950’li yıllarda yaptığı yazışmaları içeren ikinci cildinde, nedense pek dikkatleri çekmemiş bir mektup vardır. “Mahkeme-i kübraya şekva ve müdafaatın bir haşiyesi olan parçanın hülasasıdır” başlıklı bahisten sonra gelen bu mektupta, Bediüzzaman, daha önceki bir dizi mektubunda dile getirdiği bir söze şerh koyar. Bu söz, ‘Risale-i Nur ve tarikat’ deyince akıllara gelen ilk söz olarak, “Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır” sözüdür.

Bu söze getirilen şerh, şu şekildedir: “… Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp ‘Tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor’ dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor…”

İlgili mektupta, bu cümlelerin önünde ve sonunda yer alan ve buraya aktarmadığımız cümleler de dikkat gerektiren unsurlar barındırır; ama aldığımız bu kısım, Bediüzzaman’ın ehl-i tarikat ile Risale-i Nur müntesipleri arasında bir soğukluk sebebi olagelmiş o sözündeki kasdı, o sözü söylediği zaman ve zemin dahilinde, yeterince açıklar durumdadır.

Bu sözden anlaşıldığı üzere, bir vakit Bediüzzaman’ın ‘tarikat zamanı değil’ demesine sebebiyet veren iki unsurdan ilki ‘yalnız iman hakikatini düşünmesi,’ ikincisi ise ‘bid’alar’dır. Ki, Sünnet-i Seniyye Risalesi’nde, yani “Onbirinci Söz”de Bediüzzaman’ın ‘bid’a’ tabirine getirdiği açıklamayı hatırlarsak; “ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar, bid’attır.” İşte, Bediüzzaman’ın ‘Zaman tarikat zamanı değil’ sözünü söylediği zaman, ‘ahkâm-ı ubudiyet’in en birincisi olarak tevhid ve risalete, dolayısıyla bir bütün olarak iman esaslarına; ve hepsi de kökünü iman esaslarında bulan ve ondan beslenen İslâmî esas ve ölçülere topyekün bir hücumun sözkonusu olduğu bir zamandır. Bu zamanın en etkili kişisince söylenen “Biz ilhamımızı gökten ve gaipten almıyoruz” gibi, “Filhakika insan tabiatın mahlukudur. Natür insanları türetti, onları kendine taptırdı” gibi sözler; bu sözler ekseninde oluşturulmuş devlet ve özellikle de eğitim politikaları; ve bu çizgide, ‘ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar’ın bu çizgide dayatılmak istenmesi; bu dayatma dahilinde, bırakın başka şeyleri, Kur’ân harflerine dahi tahammül edilmemesi… o sözün söylendiği dönemin keyfiyetini açıklamak için yeterlidir.

Böylesi bir zamanda, imanlar elden giderken, seyr-i sülûk içinde şahsî terakkî ve kemalat için çalışmak, Bediüzzaman’a zaid görünmüştür. Böyle bir zamanda, yapılması gereken, şahsî terakkiyatından feragat edip, umumun imanının selâmetine çalışmaktır. Nitekim, ilgili sözüyle, Bediüzzaman, bütün himmetin buna sarfedilmesi gereğine dikkat çekmektedir.

İşte böyle bir zamanda böyle bir keyfiyetle söylenen “Zaman tarikat zamanı değildir” sözünün hikmetini ve zeminini anlama noktasında dikkat etmemiz gereken ikinci bir husus, sözkonusu zamanda bu icraatları yürüten yönetim mekanizmasının en etkili üç isminden birinin, şahsen bir tarikata mensubiyeti olan bir kişi olmasıdır. Bediüzzaman’ın her üç lâhikasından bu vesileyle taradığım mektuplardan anladığım kadarıyla, ‘mareşal’ ünvanı taşıyan bu kişinin şahsen ‘tasavvuf mesleği’ne intisabı olmakla birlikte böylesi bir icraatın—’seyircisi’ bile değil—’icracısı’ olması; dahası başka bazı tasavvufî kümelenmelerin de bu icraata müdahil ve seyirci bir konumda bulunması, Bediüzzaman’ın ilgili sözü söylemesinde son derece müessirdir. Bediüzzaman, tasavvufun ‘bâtınî’ yorumlara müsait tarafının ve ehl-i tasavvufun ‘muhabbet,’ ‘müsamaha’ ve ‘itaat’ gibi cemalî vasıflarla mücehhez oluşunun hakim güçlerce suiistimal edileceği; ‘bid’aların’ bu yoldan ehl-i İslâm içine gireceği endişesi taşımaktadır. Mektuplarında geçen, “yirmi beş seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarikatı ezen; ya kendilerine dalkavukluğa mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı…” gibi, “seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan…” gibi ifadeler bu açıdan dikkat çekicidir. Nitekim, en başta zikrettiğimiz mektubunda da Bediüzzaman, vaktiyle niye öyle dediğini “Tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor” ifadesiyle dile getirmektedir.

Yazımızın en başında dile getirdiğimiz bu mektup, diğer taraftan, şartlarını bir parça dile getirdiğimiz sözkonusu zeminde söylenmiş bu sözü yumuşatır bir mahiyettedir. Zira, bir kere, bu sözün söylendiği 1950’li yıllar, ‘tesadüf, şirk ve tabiatın âlem-i İslâm’dan nefiy ve ihracına Risale-i Nur’ca verilen kararın infaz edildiği’ yıllardır. Yani, bundan böyle, getirilen küfrî yorumlar ve üflenen şüpheler mü’min akıllarda bir cevap, mü’min kalblerde bir mukavemet bulacak; iç dünyalara hakim olamayacaktır. İkincisi, ‘bid’alar’ galebe edememiş; Kur’ân’ın ve sünnetin esaslarına karşı ‘ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar’ kendilerine bir zemin, bir menfez bulamamıştır. Üçüncüsü, bu zaman zarfında, ehl-i tarikatın kâhir ekseriyeti, bid’alara mağlup olmamıştır. Yaşanan tecrübe, Bediüzzaman’a, “Ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor” dedirten bir tecrübedir.

Buna binaen, Bediüzzaman, ilgili sözüne şerh düşerek, bu sözü belli bir zamanda belli şartlar dahilinde söylediğini dile getirmektedir. Bu sözle, ehl-i tarikat ve tasavvufa karşı bir husumet, bir düşmanlık ve rekabet kasdı olmadığını açıkça gösteren kelimelerle… Onun bu mektubunda kullandığı ‘sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi’ ifadesi son derece manidardır. Bu ifade, bid’alara müsait ve müsaadekâr olmayan; bilakis ‘sünnet-i Peygamberi dairesinde’ yer alan anaakım tasavvuf çizgisine Bediüzzaman’ın kalbinin ve ruhunun sonuna kadar açık olduğunun nişanesidir. Onun bu ifadenin devamında, Risâle-i Nur’u sünnet-i seniyye dairesi içindeki ‘bütün on iki büyük tarikatın hülâsası’ olarak tarif etmesi ise, Risale mesleği ile tasavvuf mesleğinin özü itibarıyla ‘yoldaş’ ve ‘kardeş’ olduğunu ima ve ihsas etmektedir. Rakipler ve hasımlar değil; yoldaşlar ve kardeşler…

Sözün kısası, Risale-i Nur ve tasavvuf, Bediüzzaman’ın düştüğü şerhin açıkça gösterdiği üzere, iki hasım ve iki rakip değildir; aynı yolun, komşu iki şerididir.

Bu noktada “Hangi şeritte daha hızlı yol alınır?” gibi sorular da akla gelebilir. Ne var ki, öncelikli mesele, son tahlilde, ‘aynı yolun yolcusu’ olduğumuzun taraflarca anlaşılması meselesidir.

Aradaki buzlar eriyip kalbler yumuşadıktan sonra, her iki çizgideki mü’minler birbirlerinin kazanımlarından istifadeyi pekâlâ becereceklerdir.

metin karabaşoğlu
karakalem dergisi

Sonraki sayfa »

~ Uyari: Sitemiz Diyanet isleri Baskanligi Tarafin'dan Aylik Gozetimin'den Gecmektedir Yorumlarinizi Yaparken Seviyeli Olmaya Ozem Gostelim Lutfen. islami sohbet - dini sohbet - islam Sohbet - islami Sohbet - islami Forum - İslami Sohbet - Musluman - islam - chat - islami sohbet - Sohbet - islami Chat - dini Sohbet -