Cinsel ilişkiden Sonra Gusül Abdesti Ne Kadar Sürede Alınır

Yazan: admin 30 Ekim 2009 Cuma  
Kategori: Dini Hikayeler

Soru: Cinsel ilişkiden sonra gusül abdesti en fazla ne kadar süre geciktirilebilir? Sabahları banyo yapmak zor oluyor. Öğle namazından hemen önce gusül alsam olur mu?
Cevap: 

Cünüp olarak kaldığınız sürede bir namaz kaçırmadıysanız guslü geciktirmekte herhangi bir problem olmaz. Dinimize göre her hangi bir sebepten dolayı cünüp olan yani gusül abdesti alması gereken bir kişi en fazla bir namaz vakti kadar süre cünüp olarak bekleyebilir. Bundan daha fazla bir süre beklemesi caiz değildir. 
 
Buna göre gece gusül abdesti almanız gereken bir durumda yatabilirsiniz. Fakat sabah namazını kılmanız üzerinize farz olduğu için o vakit uyanmalı ve namaz kılmak için gusül abdesti almalısınız. Unutmamanız gereken şey şudur: Allah gusül abdestini, namaz kılınması için farz kılmıştır. (Bkz: Maide suresi 6. ayet)

Anzaklı Ömer’in hikayesi

Yazan: HfZ_aLi_1990 15 Ekim 2009 PerÅŸembe  
Kategori: Dini Hikayeler

Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.

Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer MusoÄŸlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul’da oturmaktadır.

Anzaklı Ömer’in Hikayesini 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer MuÅŸluoÄŸlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika ‘ya gittiÄŸim ilk yıllar.. New York’da Medical Center Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi iÅŸler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. DiÄŸer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. YaÅŸlıca bir adam, tahminen yetmiÅŸ beÅŸ yaÅŸlarında..

-Kan vereceÄŸim kolunuzu açar mısınız?” dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?

-KaÅŸlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir iÅŸaret yaptı.

-Ama ben hala merak ediyorum. “Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”

-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.

Ben yine ısrarla:

-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…
 
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?

-Evet Türk’üm….”

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaÅŸmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:

-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.

Biz de inandık sözlerine ve savaÅŸmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuÅŸ. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..

Derken böyle bir taarruzda başımdan yediÄŸim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmiÅŸim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuÄŸumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahÅŸi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Åžok olmuÅŸtum doÄŸrusu..
Dedim ki kendi kendime:

-’Bu adamlar isteseler ÅŸu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..’ Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaÅŸmaya gelmiÅŸim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek piÅŸman oldum.. Ama bu piÅŸmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliÄŸe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu iÅŸte..”

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileÅŸtirerek, sıhhate kavuÅŸmama çaba sarf eden Türkler idi. Åžimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileÅŸtirmeye çaba sarf eden bir Türk… Ne garip deÄŸil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaÅŸacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. PeÅŸinden nemli gözlerle

-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.

“Ömer” cevabını verdim.

Merakla tekrar sordu:

-Peki niçin Ömer ismini vermiÅŸler sana?”

-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

-Senin adın Müslüman adı mı?

Ben

-Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı,doÄŸrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:

-Senin adın güzelmiÅŸ. Benim adım ÅŸimdiye kadar Josef Miller idi, ÅŸimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.
 
-”Olsun” dedim.

-”Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?”

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

-”Tabii” dedim.. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın ÅŸartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i ÅŸahadet getiriyor, hem de aÄŸlıyordu.. Mırıldandı:

-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaÅŸ esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuÅŸ. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiÄŸimde samimi bir ÅŸekilde rica etti.

-Beni yalnız bırakma olur mu?”

-Ne gibi Ömer amca?

-Ara sıra gel de bana İslamiyet’i anlat!.. Sen çok güzel ÅŸeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.” O günden sonra her gün yanına gittim, bildiÄŸim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

“Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!

Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: SaÄŸ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen baÅŸucuna oturdum, kendisine kelime-i ÅŸahadet söylettirdim, o ÅŸekilde kucağımda ruhunu teslim etti…

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuÅŸtu. Ne yalan söyleyeyim, aÄŸladım… ”

Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir güneÅŸ ülke neden vücut bulmasın…”

Ahsen-ül Kasas

Yazan: admin 15 Ekim 2009 PerÅŸembe  
Kategori: Dini Hikayeler

Ahsen-ül Kasas


BaÅŸlıkta okuduÄŸumuz terkip, ‘Kıssaların en güzeli’ demektir. Bu tâbir, Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası için kullanılmıştır. Bu kıssayı, ya bir tefsirden, veya onunla alâkalı bir kitaptan okumanızı tavsiye ederiz.

BildiÄŸimiz sebeplerle Kenan diyarından Mısır’a getirilen Hz. Yûsuf, Yâkup aleyhisselâmın oÄŸludur. Dedesi Hz. İshak, büyük dedesi de Hz. İbrâhim’dir. Hepsi de ÅŸirke karşı tevhîdi, küfre karşı îmânı tebliÄŸ etmiÅŸ, Allâh’ın nûrunu kalplere nakÅŸetmek için mücâdele etmiÅŸlerdir.

Böylesine muazzez, mukaddes ve müberrâ bir nesilden gelen Hz. Yûsuf, aristokrat bir hayat içinde yüzen Mısır saraylarında; hayâ, edep ve terbiye âbidesi olarak insanlara örnek olmuÅŸ, aslâ gayr-i meÅŸrû tekliflere iltifat etmemiÅŸti. Hatta ahlâksızca yapılan îmâ ve baskılara karşı Cenâb-ı Hakka, bunlardan kurtarması için yalvarıp, ‘Zindan, bunların beni dâvet ettiÄŸi ÅŸeyden iyidir Rabbim, dedi.’ (S. Yûsuf, 33)

Sonra, Aziz ve arkadaÅŸları, Hz. Yûsuf (a.s.)’un mâsûmiyetini isbat eden bütün o kat’î delilleri görmelerine raÄŸmen, halkın dedi-kodusunu kesmek için onu zindana attılar. Hatta onunla beraber, biri hükümdârın sâkîsi, diÄŸeri de ekmekçisi olmak üzere iki delikanlı daha hapse atıldı. Onlar, hükamdarı zehirlemeye teÅŸebbüs etmek suçuyla itham olunuyorlardı.

Bunlardan biri,

‘ Ben rüyamda kendimi ÅŸarap için üzüm sıkıyor gördüm, dedi.

Öbürü ise;

‘ Ben de rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuÅŸlar da gagalayıp yiyor gördüm, dedi. Bize bunların tâbirini haber ver; çünkü biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz, dediler.

Dahhak rahımehullah hazretlerine;

‘ Yûsuf aleyhisselâmın iyiliÄŸi ne idi? diye sorulduÄŸunda, şöyle cevap verdi:

‘ O, dâima iyiliÄŸi tercih eder, bütün hâl ve hareketlerinde güzel ahlâkını gösterirdi: Zindandaki hastaları ziyaret eder, mahzunlara dost ve arkadaÅŸ olup onları tesellî eder, yeri dar olanlara geniÅŸlik saÄŸlar, muhtaç olanlara yardım toplayıp verirdi. (Devamı yarın)

Yûsuf aleyhisselâm delikanlılara dedi ki:

‘ Size rüyanızda rızık olarak yiyecek bir ÅŸey gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduÄŸunu, daha size gelmezden evvel rüyanızı tâbir eder, haber veririm.

Dikkat edilirse, Yûsuf aleyhisselâm onları, kendisine sorulanlara cevap vermezden evvel, tevhîde dâvet ve doğru yola irşad etmek istiyor. Bu dâvet ve tâbirinde doğruluğuna delâlet etmek üzere de, gaybden haber verme mûcizesini anlatıyor. Zira bütün peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat için mûcize göstermeleri gerekir.

Yûsuf aleyhisselâm konuşmasına devam ederek şöyle diyor:

‘ Bu, Rabbimin bana öğrettiÄŸi ilimlerdendir. Çünkü ben, Allâh’a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir ÅŸeyi ortak koÅŸmamız bizim için doÄŸru olmaz. Bu tevhid, bize ve bütün insanlara Allâh’ın bir lûtfudur; fakat, insanların çoÄŸu buna mukabil şükretmezler.

Ey Benim zindan arkadaşlarım, düşünün bir kere; darma dağınık birçok rabler mi iyi, yoksa her şeyi hükmü altında tutan ve kahredici olan bir tek Allah mı?

Sizin onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları kuru, mânâsız ve boÅŸ isimlerden baÅŸkası deÄŸildir. Allah, onların gerçekliÄŸi hakkında hiçbir delil indirmemiÅŸ, onlara hiçbir güç vermemiÅŸtir. Hüküm, yalnız Allâh’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiÅŸtir. İşte dosdoÄŸru din budur. Fakat insanların çoÄŸu bilmezler.

Ey zindan arkadaÅŸlarım, rüyalarınıza gelince; biriniz efendisine ÅŸarap içirecek, diÄŸeri ise asılıp tepesinden kuÅŸlar yiyecektir. İşte hakkında fetvâ istemekte olduÄŸunuz mes’ele, böylece olup bitmiÅŸtir.

Bundan sonra Yûsuf aleyhisselâm, bu iki delikanlıdan, kurtulacağını bildiği kimseye yani sâkîye dedi ki:

‘ Beni efendinin yanında an, benden bahset.

Fakat şeytan, efendisine onu anlatmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf aleyhisselâm, daha nice yıllar zindanda kaldı. (S. Yûsuf, 35-42)

Yani Hz. Yûsuf, Allah’tan baÅŸkasından yardım istediÄŸi için, beÅŸ yıllık mahpusluktan sonra, yedi yıl daha hapiste kaldı. Zira böyle bir istek ümmetten herhangi bir fert için gayet normal olmakla birlikte, bir peygamber için münasip deÄŸildi.

Onun zindanda kaldığı 12 sene âyet-i kerimedeki ‘üzkürnî ınde rabbik’ kavl-i keriminin harflerinin miktarına müsâvidir. Bu 12 adedinde daha baÅŸka acâib sırlar da vardır:

Burçlar, aylar on ikidir. ‘Lâ ilâhe illallah’ ve ‘Muhammedün Resûlüllah’ın asılları da on ikiÅŸer harftir.

Kezâ Yâkup aleyhisselâmın oÄŸulları da 12 idi. (Rûhu’l-Beyan)

Yûsuf aleyhisselâm, Mısır’ın iktisadî bakımdan en kritik bir devresinde yani yedi sene süren kıtlık yıllarında hazînenin başına geçmiÅŸ ve önceden aldığı tedbirlerle ülkeyi bir bâdireden kurtarmıştır.

Hz. Yûsuf, bu güzel hizmeti yapmayı, bizzat kendisi tercih etmiÅŸtir. İlk bakışta, peygamberlik makamında bulunan bir zâtın Mısır Hükümdârı’nın emrinde (bugünkü tâbirle) Mâliye Bakanlığı yapması garip karşılanabilir; fakat, insanlığa iktisadî yönden bir hizmet verirken, kazandığı sevgi-saygı ve hüsn-i zanla en müessir bir ÅŸekilde İslâm’ı tebliÄŸ, telkin ve tâlim etmesi, kısacası o milleti maddî-mânevî tehlikelerden beraberce kurtarması, ibret ve ders alınacak bir husustur.

Onun içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm’de Yûsuf aleyhisselâmın kıssasına, kıssaların en güzeli mânâsında, ‘Ahsenü’l-Kasas’ tâbir edilmiÅŸtir.

Alıntı: Fazilet Takvimi, 2000, Haziran

Sonraki sayfa »

~ Uyari: Sitemiz Diyanet isleri Baskanligi Tarafin'dan Aylik Gozetimin'den Gecmektedir Yorumlarinizi Yaparken Seviyeli Olmaya Ozem Gostelim Lutfen.