Hac ibadetini yaparken saçları tıraş etmek neden yasaklanmıştır
Bakara Suresi, 196. ayette, hac ibadetini yaparken saçları tıraş etmek neden yasaklanmıştır?
——————————————————————————–
Bakara Suresi, Ayet 196:
“Hac ve umreyi de Allah için tamamlayın. Bundan engellenirseniz, yapamadığınız bir şey olursa o vakit size kolay gelen kurbanı gönderin. Ama kurbanlar kurban mahalline (Mina) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başından bir rahatsızlığı varsa ona oruç, veya sadaka, veya kurbandan fidye gerekir. Güven içinde olduğunuz zaman hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, temettû yapmak isteyene kolayına giden bir kurban kesmek gerekir. Kim kurban bulamazsa hacda üç gün, hacdan döndüğünüzde de yedi gün olmak üzere tam on günlük oruç vardır. Bu ailesi Mescid-i Haram’da olamayanlar içindir. Allah’tan sakının, bilin ki Allah cezası çok şiddetli olandır.”
İslâm’da tıraş önemlidir. Çünkü tıraş hayata yeniden, yeni baştan dönmek gibidir. Yâni bir kişinin ihrama girip de Mina’da geceleyip ertesi sabah Arafat’a çıkıp, ertesi akşam Arafat’tan Müzdelife’ye doğru yürüyüp ve sabah namazından sonra da Mina’ya, savaş alanına doğru gitmesi, orada şeytanlarla karşı karşıya gelmesi anına kadar artık tamamen dünyayla irtibatını kesmiş, varlığını bitirip sıfırlamış, hiç bir şeyi kalmamış, herşeyi Allah için olmuş.
Arafat’ta irfana ulaşıyor, Allah için öğreniyor, Meş’ar’de bu öğrendiklerinin Allah için bilincine eriyor, öğrendiklerini şuur haline getiriyor ve Mina’da da bu öğrendiklerini Allah’a kulluk adına uygulamaya koyunca karşısına çıkacak tüm engelleri kurban etme noktasına ulaşıyor, kurban ediyor.
Bambaşka bir dünyada, bambaşka bir hayatın maketini yaşıyor. Ve ondan sonra da ihramdan çıkarken başını tıraş ederek tekrar dünyaya, eski hayatına dönüyor. Orada yaşadığı bu sembol hayatla bu maket hayatla dünyaya dönüyor.
Yâni orada pratikte uyguladığı bir hayat bilgisi ve bilinciyle tekrar hayata dönüyor. Ve onu aynen bundan sonraki hayatında uygulamak bilinciyle hayata dönüyor. Artık bir ömür boyu o hayatın aynını gerçekleştirmek zorundadır. İşte model bir hayattan, maket bir hayattan yeniden hayata dönmenin başlangıcında kişi, başını tıraş edecektir.
Evet, orada Rabbimiz bize sunduğu, bize yaşattığı o maket hayatın aynısını bir ömür boyu yaşamamızı istiyor. İşte bundan sonraki tüm hayatınız buradaki gibi olsun diyor.
Bu sebeplerden dolayı tıraş olmak en sona ertelenmiştir. Çünkü tıraş hayata yeniden, yeni baştan dönmek gibidir. Hac ibadetini tamamladıktan sonra günahlardan temizlenip yeni bir hayata başlanmaktadır. (bk. Besairu’l Kuran, İlgili Ayetin Tefsiri)
Haccı gerekli kılan şey nedir?
19 Ekim 2009 HfZ_aLi_1990
Kategori: HAC
Abdullah b. Abbâs (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:“Kimin haccedecek kadar veya zekât farz olacak kadar malı olur da bu farzları ifâ etmezse, ölüm sırasında rec’a yani dünyaya geri dönüş taleb eder.” buyurdu. Bir adam:
- Ey Abdullah b. Abbâs! ALLAH’tan kork! Dünyaya geri dönüşü sadece kâfirler taleb edecektir, dedi. Abdullah b. Abbas (R.A.):
- Ben sana bu hususta Kur’an-ı Kerim okuyayım, dedi ve şu âyet-i kerimeleri okudu:
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi ALLAH’ı anmaktan, itaat ve ibadet etmekten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sakada verip, iyi kimselerden olsam! Demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin! ALLAH, eceli geldiğinde hiç kimseyi, ölümünü ertelemez. ALLAH, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikûn Sûresi: 9-11) Adam tekrar:
- Zekât vermeyi gerekli kılan miktar nedir? diye sordu Abdullah b. Abbas (R.A.):
- Mal iki yüz dirheme ulaşır ve geçerse. Adam:
- Pekâlâ, haccı gerekli kılan şey nedir? diye sordu. Abdullah b. Abbas (R.A.):
- Azık ve binek! cevabını verdi. (Tirmizî, Tefsir: 63, No: 3316, 5/418)
Bu hadis-i şerifte, şu ayet-i kerimelere de işaret vardır:
“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni dünyaya geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş ve hareketler yapayım. Hayır! Bu onun ağzından çıkan boş bir laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar süren bir berzah yani ölüm ile başlayıp, yeniden diriltilmeye kadar kabirde geçen süre vardır.” (Mü’minûn Sûresi: 99-100)
Yüce Rabbimizin ikram ettiği bu dünya hayatını ibadet ve taatla değerlendirmeyenlerin, hacca gitmeyenlerin kıyamet günü pişman olacaklarını ve:
“Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!” (Fecr sûresi: 24) diyeceklerini, Kur’an-ı Kerim bize haber veriyor.
Ebu Cühayfe (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Bir erkek veya kadın, Müslüman kardeşinin ihtiyacını görmek için yürümekten kaçınırsa, o Müslümanın haceti yerine gelsin veya gelmesin, o kişi öyle bir kimseye yardım etmeye mübtela kılınır ki, bu yüzden hem günahkâr olur hem de hiçbir sevab alamaz. Yine ALLAH’ın rızasına sebeb olacak yerlere harcamazsa, ondan kat kat fazlasını ALLAH’ın gazab ettiği yerlere harcayacaktır. Kim de herhangi bir dünyevi ihtiyacından dolayı haccı terk ederse veya geciktirirse, o ihtiyacını göremeden, insanların hacdan döndüklerini görecektir.” (Taberani, el-Mu’cemül-Kebir, No: 336, 22/129) buyurdu.
Hal böyle iken hem hacca gitmeyen ve hem de hacca gidenlerin aleyhinde konuşan, haccı lüzumsuz, faydasız bulan, israf kabul eden, milli döviz gidiyor diye şarlatanlık edenler, İslâm’dan nasibi olmayan kimselerdir. Bütün hristiyan ülkelerini adım adım dolaşıp milyonları dökenlere ses çıkarılmazken, yalnız ALLAH’ın emrini yerine getirmek için Kâbe yollarına düşen Mü’minlere karşı: Araplara para yedirmek için gidiyorlar diyerek dil uzatmak hangi namus ve vicdana sığar? Bunu söyleyebilmek için imansız olmak lazımdır. Ayrıca haccın ihmal edilmesi: Geçmişte de günümüzde de düşmana, milyonlarca Müslümanı, İslâm aleyhinde kullanmaya zemin hazırlamıştır. Birinci Cihan Harbi sırasında çeşitli cephelerde Müslüman milletlerin, birbirlerine silah çekmeleri, bilhassa İslâm’ın bayraktarı olarak kâfirlerin önünde cihad veren Osmanlılar’a karşı savaşmaları, haccın terkedilmesi sebebiyle aralarında zarurî olan tanışma ve dayanışmanın ihmâle uğramasındadır. Osmanlıyı asıl yıkan düşmanın kuvveti değil, bizzat yavruları ve kardeşleri hükmündeki Müslümanlardır. Manzaraya bir bakın!..
Haccın farz kılınmasındaki hikmetler
19 Ekim 2009 HfZ_aLi_1990
Kategori: HAC
Soru: Haccın farz kılınmasındaki hikmetler nelerdir?
Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.
ALLAH Teâlâ’nın emrettiği her şeyde şüphesiz insanların dünya ve ahiret hayatı için pek çok hikmetler vardır. Fakat bütün ibadetler ALLAH Teâlâ’nın emirleri olduğu için yerine getirilir ve haram olan şeyler de, ALLAH Teâlâ’nın yasakları olduğu için terk edilir. Akıl ve düşünce ile bâzı hikmetlerin mevcudiyeti tesbit edilebilir. Hac, şartlarını bulunduran her Müslüman için pek mukaddes bir farzdır. Namaz, oruç, birer bedeni ibadettir. Zekat da bir mali ibadettir. Hac ise hem bedeni, hem de mali bir ibadettir. Bu farz, hem bedence olan sıhhat ve selametin, hem de mali varlığın bir şükran vazifesi demektir. Gerçekten de hac, çok yönlü bir ibadettir. Malî ve bedenî bir ibadet olduğu gibi, maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî, ferdî ve içtimaî boyutları da vardır. Bu haliyle o, küllî bir teslimiyetin ifadesidir. Hac ibadetinde zaman kadar, mekan unsuru da çok önem arz etmektedir. O bir taraftan maziye yapılmış ibretli bir yolculuk iken, diğer taraftan da geleceğe yapılacak yolculuk için çizilecek hikmetli bir yol haritasıdır.
Hac, bir taraftan ALLAH Teâlâ’ya iman, tevhid inancı, peygamberlere iman, ahiret inancı gibi inanç esaslarını pekiştirdiği gibi, diğer taraftan da Müslümanlara takva, sabır, sevgi-saygı, kardeşlik, fedakârlık, cömertlik vb. ahlâkî güzellikleri kazanma ve yaşama imkanı sunar. Bu yönleriyle hac, hem akaid, hem ibadet, hem de ahlâk dersleri yoğunlaştırılmış olan bir eğitim merkezi gibidir.
Bu şaşmaz gerçeğe göre haccın da pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: Her insan yaratılışı gereği Yüce ALLAH Teâlâ’ya karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac, kula, en belirgin bir şekilde Yüce ALLAH karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibadettir. Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak ALLAH Teâlâ’ya yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Bu durum kendisine ALLAH Teâlâ’ya kul olma zevkini tattırır. Haccın en mühim hususiyeti, her yönüyle geniş ve muhtevalı bir kulluk mânâsını taşımış olmasıdır. Mü’min, hac vesilesiyle kulluğun en yüce mertebelerine ulaşır. Kul olmanın en zevkli anlarını tadar. Bu ibadette tek maksat ve tek gaye ALLAH Teâlâ’nın rızasıdır. Bu maksada ulaşmak için yollara düşülür, sıkıntılara girilir, ihrama girmek için çıkarılan elbise ile birlikte dünya bağlarından da soyunur ve kefen gibi bir örtüye bürünür. Kalb ve ruh ALLAH Teâlâ’ya yönelir. Hac, en küçük âdabından en büyük esaslarına varıncaya kadar kulluk tezahürlerini ihtiva eden bir ibadettir. Haccın yapılmasındaki muhtelif usul ve âdâb insanın, ezeli ve kerim olan mabuduna yapacağı tazimlerin, göstereceği kulluk halinin, arz edeceği ihtiyaç ve tevazu tarzının en mükemmel şeklini ihtiva etmektedir.
Alîm ve Hakîm olan yaratıcımızın mukaddes bir mabedini, mükerrem bir beytini ziyaret ederek zati ülûhiyyetine olanca temizliği- duruluğu, olanca samimi duyguları ile tazimlerde, dua-yalvarışta bulunan bir kulun bu dini vazifesi, temiz ruhlara büyük ferahlık verecek ulvi bir mahiyette bulunmaktadır. Bundan başka bütün Müslümanların kıblegâhı olan ve Hz.İbrahim (A.S.) gibi büyük bir Peygamberin makamını içinde bulunduran muazzam bir mabette yapılacak ibadet ve itâatin yüceliğine vesile olacağı mükafat ve sevaplara son yoktur.
İslâm’ın beş temel esasından biri olup hem malî ve hem de bedenî bir ibadet olan hac; İslâm’ın evrenselliğini, birlik ve beraberliğini, ırk, renk, cinsiyet, dil, ülke ve kültür ayırımı yapmadan müminlerin kardeşlik ve eşitliğinin temsil edildiği bir ibadettir. Hacc, içtimâî ve siyasî yönü ümmet hayatında son derece ehemmiyet arzeden bir ibadettir. İslâmiyet’in beynelmilellik hüviyetini en yüksek mertebede ifade eden yegâne fırsattır. Hacc vesilesiyle dünyanın dört bir tarafında yaşayan, dilleri, renkleri, örf, âdet ve kıyafetleri farklı Müslümanlar, aralarındaki mekân uzaklığını, ALLAH Teâlâ’nın emrine uyarak kaldırıp biraraya gelirler, tanışırlar, kaynaşırlar, birbirlerini severler, birbirlerini öğrenerek fikir birliğine ererler. Hakkıyla îfa edilen hacc ibâdeti Müslüman milletler arasında tanışmayı sağlar, tanışma sevgiyi doğurur, sevgi ise dayanışma ve yardımlaşmayı hâsıl eder.
Eşi ve benzeri olmayan yüce ALLAH Teâlâ’nın hak dinine bağlı mü’minler, aynı gaye ve aynı inançla hac ibadeti dolayısı ile bir araya gelirler. Dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan mahşerî bir kalabalık, ibadet şuuru ve heyecanı ile kâinatın yaratıcısına yönelerek O’ndan dilekte bulunurlar mağfiret isterler, kâmil bir imanla yaşayıp öylece ölmeyi niyaz ederler. Kazanılan manevî hazla, eskiden mevcut kötü huy ve alışkanlıklarını terk ederler.
Hac dolayısı ile, dünyanın dört bucağında bulunan Müslüman kardeşlerle tanışılır ve onlara sevgiyle yaklaşılır. Birbirine yardım imkânları aranır ve İslâmın yayılmasına, noksanlıkların giderilmesine çalışılır.
Hac ibadeti, dünyanın çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke ayırımı gözetilmeksizin, milyonlarca Müslümanı bir araya getirir. Tanışıp, görüşmelerine, ekonomik bakımdan bütünleşmelerine, düşmanları karşısında tek saf hâlinde yardımlaşmalarına zemin hazırlar. Böylece, şu ayet-i kerimelerdeki mana tecelli eder:
“Bütün insanlara haccı ilan et ki! Gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde sana gelsinler de kendilerine ait hacdaki menfaatleri yakınen görsünler…” (Hacc Sûresi:27)
Ayet-i kerimede ifade edilen menfaatlerden dünyevî olanı, haccın insan üzerinde meydana getirdiği ahlâkî tesirler ile ticarî ve ictimaî faydalar; uhrevî olanları ise, ALLAH Teâlâ’nın rızası ve O’nun müminlere olan af ve mağfireti gibi bir takım menfaatlerdir.
Hac; renk, dil, ırk, ülke, kültür, makam ve mevki farkı gözetmeksizin aynı amaç ve gayeleri taşıyan milyonlarca Müslümanı bir araya getirerek eşitlik ve kardeşliğin çok canlı bir tablosunu oluşturur. Hac, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan müminler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir. İnsanlar, gerçekten eşit olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap olanla olmayanın, beyazla siyahın takva dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı inancı vicdanlara yerleşir.
Bu, lafta kalan kuru bir iddiadan ibaret değildir. Zenginiyle, fakiriyle, güçlüsüyle, güçsüzüyle bütün hacılar aynı kıyafetler içinde, aynı mahrumiyetleri yaşayarak, aynı güçlüklere katlanarak, aynı şartlarda hareket ederek fiili bir eşitlik ve kardeşlik eğitiminden geçerler. Trilyonlara hükmeden bir zenginle geçimini zor karşılayan bir fakire aynı kıyafet içinde Arafat’ta beraberce el açıp dua ettiren ve Kâbe’nin etrafında yan yana tavaf ettiren hac ibadeti, insanlara makam, mevki, mal mülkle böbürlenmemeyi, İslâm kardeşliği içinde tanışıp kaynaşmayı ve mahşeri unutmamayı öğretir.
Hac, her yıl dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı, milyonlarca Müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip ALLAH Teâlâ’ya yönelmelerini, birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, Müslümanların dertlerini görüşüp ortak çareler bulmalarını sağlar. Hac esnasında günlük giysilerinden soyunup, bembeyaz lekesiz ihram örtülerine bürünen Müslümanlar, her türlü gösteriş ve alâyişten uzaklaşmayı, ziynet ve servetle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve ötesini hatırlamayı fiilen yaşayıp öğrenmeleri yanında, kötü arzu ve alışkanlıklarından da sıyrılıp, tertemiz yeni bir yaşayışa başlama iradesini de sergilerler. İhramlı için konulan yasaklar, hiç kimseye hatta haşerelere bile zarar vermeme, bütün yaratıklara şefkat ve merhamet, zorluklara sabır, kısaca kişiye düzenli ve disiplinli yaşama melekesi kazandırır. Böylece hac farizasını eda eden Müslümanlar, ALLAH Teâlâ’nın hoşnutluğunu kazandıkları gibi çevresindekilere faydalı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olurlar.
Hac, kefen misali bembeyaz giysiler içinde âhiretteki mahşeri hatırlatan, aynı kıyafet içinde zengin-fakir, şehirli-köylü ayırımını ortadan kaldıran, “ben”liği yıkıp “biz”i öne çıkaran, şeytan taşlama, tavaf ve sa’y gibi “temsîli” görevlerin îfa edildiği, helal olan bazı şeylerin ihrama girdikten sonra haram kılındığı ve böylece nefis terbiyesi, irade ve sabır eğitiminin yapıldığı, yüz binlerle birlikte ALLAH Teâlâ’ya açılan ellerin boş çevrilmediği, dînî duyguların ihlas ve samimiyetin doruk noktaya çıktığı bir ibadettir.
Hac anlatılamaz, târif edilemez, yaşanır. Kısaca şu kadarını söyleyelim. Hac, bir insanın dünya hayatında yaşayabileceği en saadetli, en hoş, en lezzetli bir hâdisedir. O mübarek hâdisenin her anında herkes “ALLAH! ALLAH!” demekte, kâinatın yaratıcısına teveccüh etmekte. Herkes hızlı adımlarla Harem-i Şerif’e gitmekte… Kâ’be-i Muazzamâ, -bir başka isimle Beytullah, Cenab-ı Hakk’ın binbir ismiyle â’zâm derecede tecelli buyurduğu muhteşem bir mekan. İnsan Beytullah’ın avlusundan içeri girer girmez, bambaşka bir mekana geldiğini hissetmekte. Şayet farz namazı kılınmıyorsa, Kâbe’nin etrafını tavaf edenler kuşatmakta. Tavaf, zahiren bir dönüştür. Ama nasıl bir dönüş? Tıpkı moleküllerin çekirdek etrafında, gezegenlerin Güneş etrafında, galaksilerin Şemsü’s-Şümûs etrafında, meleklerin Beytü’l Mâ’mur etrafında dönüşü gibi bir dönüş. Hepsi de aynı istikamette… Yani saatin dönüş istikametinin tersine bir dönüş.
Dönüş Hacerü’l Esved’den başlayacak. Gerçek ismiyle, “Hacerü’l Es’ad”dan, yani “En saadetli taş”tan. Niçin en saadetli? Çünkü o Cennet’ten yadigârdır. Hz. Âdem (A.S.)’ın Kâbe’yi inşâsı esnasında bembeyaz idi. Sonradan müşriklerin o necis ellerinin dokunuşuyla siyahlaştı ve şimdiki ismiyle “Hacerü’l Esved”, yani “siyah taş” oldu. Abdullah b. Abbâs (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Haceru’l-Esved, cennetten inmiştir. O, indiği zaman sütten de beyazdı. Onu insanların günahları kararttı.” (Tirmizî, Hacc:49, No:877; 3/226; İbn-i Huzeyme, No:2733; 4/219)
Taş ama nasıl taş? Tıpkı bir kamera gibi, etrafında dönenlerin ve namaz vakti Kâbe’ye yönelenlerin suretini kaydediyor. Haşir meydanında o da bu kaydettiği görüntülerle birlikte şâhit olarak gelecek…
Tavafa Hacerü’l Esved’i öperek veya mümkün olmazsa ki o izdihamda mümkün olmaz. Zorlamaya da gerek yok. Zira öpmek sünnet, ancak hacılara eziyet vermek haramdır, onun yerine isti’lam edilerek başlanılır. Yani avuç içi yukarıya Hacerü’l Esved’e döndürülerek “Bismillahi ALLAHü Ekber” diye selam verilir ve tavafa başlanılır. Bu selam aynı zamanda biâttır. “Ya Rabbi! Ben Senin kulunum! Ne emretmişsen, baş göz üstüne! İşte kapına geldim. Lebbeyk ALLAHümme Lebbeyk! Buyur ya Rabbi! Şirkin bütün envâını reddediyorum. Senin dinini, Senin kitabını, Senin Resûlünü ve tebliğini kabulleniyorum” demektir. Bu biâtın ardından dönüş başlar. O dönüş, gerçekte Ehl-i Tasavvufun bazen 40 senede kat’ettiği mesafeyi katediştir. Yedi şavtın sonunda seyr-i sülûk-i ruhânî tamamlanır. Hacı ister bunun farkında olsun, ister olmasın…
Tavaf, gibi sa’yin de, Arafat’taki ve Müzdelife’deki vakfelerin de, Mina’da kalışın ve şeytan taşlamanın da hep kendine mahsus mânâları ve mesajları vardır.
Haccın en mühim hikmeti; tanışma, görüşme, sevgi alışverişinde bulunmadır. Hac, muhteşem bir kongredir. O kongreye iştirak edenler ALLAHu Azimüşşan’ın dâvetlileridir. Onun için hacı ne yaptığının farkına varmalıdır. Bunun için de o kongreye çok iyi hazırlanarak iştirak edilmelidir. Mü’min hem dünyayı, hem ukbayı orada birarada yaşar. Kabe’nin etrafında tavafı; âdeta kâinatta her şeyin kendisi için takdir edilen bir yörünge etrafında dönüşünü simgelerken, Arafat’ta vakfe, mahşerin ruhları coşturan bir timsalidir. Bembeyaz ihram, İslâm’ın insanlığı küfür karanlığından kurtarışının, kurban nefsani arzuların boğazlanışının, cemrelerde taş atmalar Müslümanın şerre ve şer güçlere karşı tavrının, yasaklardan sakınmak ruhi yüceliğe namzet Mü’minin nefsî cihaddaki başarısının açık ifadesidir. Hac, dünya Müslümanlarının kaynaşmasını, birbirlerini ve değişik kültürleri tanımalarını sağlar. İslâmî bilinçlenmeye, imanın aksiyona geçirilmesine, manevî kirlerden arınmaya, gönlü bütün safiyeti ile Yaratan’a açmaya vesile olur. Hac ibadeti bir anda birkaç milyon Müslümanı biraraya getiren, onları mukaddes beldenin munis kucağında kaynaştıran bir mahiyete sahiptir. Dünyanın ayrı ayrı köşelerinde birbirlerini görmeden ve tanımadan, her namazda birbirleri için dua eden insanlar, mukaddes topraklarda görüşme, tanışma fırsatı bulurlar.
Bu tanışma ve buluşma yalnızca haccın belli esaslarını yerine getirmeye matuf bir beraberlik değildir. Derileri farklı, çehreleri ayrı, dilleri başka başka değişik beldelerden gelip hac vazifesini ifa etmek üzere mukaddes mekânlarda buluşan mü’minler bu vesile ile müşterek meseleleri üzerinde görüş alış verişinde bulunup istişare yaparlar; ilmî, fikrî ve iktisadî münasebetlerini geliştirme imkânlarını müzakere ederler. Ülkelerinde İslâmî inkişaflar için neler yapılabileceği hususunda birbirlerinden fikir alırlar. Kendi tecrübelerinden yekdiğerlerini istifade ettirirler. Böylece hac bütün Müslümanların her yıl tekrar edilen bir kongresi hüviyetine bürünür.
Hac İslâm’ın eşitlik prensibinin en içten yaşandığı bir ibadettir. Dünyanın dört bir tarafından gelmiş renk, dil, ırk ve coğrafyası ayrı insanları inanç, gaye ve mekân birliğiyle birbirine bağlar, Hakk katında kalıbın değil, kalbin ve onun taşıdığı iman vecdinin önemli olduğunu gösterir. Hac yolu açık olduğu müddetçe İslâm dini yayılacak ve Müslümanlar birlik ve beraberlik bakımından güçleneceklerdir. Başta namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerde görülen eşitlik mânâsı hacda bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Asırlar boyu devlet ve milletlerin tatmak için maddi ve manevi güç sarfedip de bir türlü ulaşamadıkları birlik ruhu ve eşitlik saadeti hac mevsimi boyunca bütün dünyanın gözleri önüne serilir. Kadın-erkek, genç-yaşlı, zayıf-güçlü, beyaz-zenci her çeşit insan Mikat mahallinde ihrama girdikten sonra en küçük bir mevki ayrılığını ima edecek bir alameti üzerinde taşımadan ALLAH Teâlâ’nın huzurunda tam bir eşitlik içinde hazır olmaya koşarlar. Kim zengin, kim fakir, kim vali, kim köylü, kim paşa, kim nefer ayırd edilecek bir alamet yoktur. Beyazlar ve siyahlar bir safta secdeye kapanırlar, aynı Resûlün sinesinde kucaklaşırlar. Hepsi de aynı sıcağın, aynı kalabalığın, aynı kıyafetin içinde bulunur, baş açık, ayak yalın Mekke vadisinde kalırlar. Her hac mevsiminde mü’minler hal dilleriyle cihana eşitlik dersini verirler. İslâm’ın bu büyük hakikatini bizzat yaşayarak güzel bir numune sergilerler. Hiçbir beşerî gücün bir araya getiremeyeceği bu mübarek insan seli, Hz. Adem (A.S.)’ın tavafa başladığı bu mübarek beldede toplanarak Müslümanların ALLAH Teâlâ’nın ipine hep birlikte sarıldıkları takdirde iman güç ve birliğinin nelere kadir olacağını şuurlu kafalara nokta nokta nakşeder.
İnsan, hidayetini borçlu olduğu yüce Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğup büyüdüğü, mübarek ayaklarını bastığı, gözlerinin gördüğü, kendisine bu kutlu mirası bırakabilmek için binbir çeşit sıkıntıları çektiği yerleri, ancak hacca gittiği takdirde görebilir. Onun ve kutlu Sahabelerinin teneffüs ettiği havayı ciğerlerine çekebilir.
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin doğup-büyüdüğü, vahyin indiği, İslâm Dininin doğup dünyaya yayıldığı, Hz. Peygamber ve Ashabının bin bir güçlük ve sıkıntılar içinde mücadeleler verdiği ve Hz. Adem (A.S.)’dan beri bazı peygamberlerin uğrak yeri olmuş kutsal toprakları görmek, müminlerin maneviyatını yükseltir, dini duygularını güçlendirir, kuvvetlendirir, İslâm’a bağlılıklarını artırır.
Haccın nostaljik boyutu, inanan bir kimsenin inanç kökleriyle bağlantısını tazelemesi bakımından önemlidir. Müslümanlık açısından düşünüldüğünde İslâm Peygamberinin ve arkadaşlarının tevhid ve adaleti hâkim kılma mücadelesi, bu süreçte yaşanmış acı tatlı anılar, âdeta bir film şeridi gibi bu kutsal mekânları ziyaret eden kişinin gözünün önünden geçer. Bu nostalji, inanan kişiye daha yoğun bir dinamizm kazandırır ve daha üst düzeyde bir sahiplenme şuuru verir.
Haccın lâhûtî boyutu, mahşeri andırmasıdır. Farklı dil, ırk, bölge ve kültürlere, sosyal konum ve ekonomik güce sahip insanların eşit statüde ve aynı renk ve tip elbiseler içinde toplanması, akın akın koşuşturması ve topluca ibadetler etmesi, bir bakıma âhirette yaratıcının huzurunda dirilişi ve toplanışı hatırlatır. Hac, mümini âhiretteki bu diriliş ve toplanmaya hazırlar, bu bilinci kazanmasında ona yardımcı olur.
Gerçekten de hac ibadetinde Müslüman, İslâm’a gönül vermiş olmanın mutluluğunu ve hazzını daha yakından idrak eder, yeryüzündeki bütün Müslümanlarla birlikteliğin ve kardeşliğin kolektif şuuruna erer. Dünyanın çeşitli bölgelerinden âdeta her biri bir temsilci ve gözlemci sıfatıyla Mekke’ye akın eden Müslümanlar, mîkât denilen belirli sınırlarda dünyayı, dünyevî farklılığı, hatta bencilliği ve ihtirasları temsil eden elbiselerini çıkarıp hepsini eşitleyen, birleştiren, onları dünya Müslümanlığının bir üyesi olmanın bilincine erdiren ihram elbiselerini giyerler. Artık “ben” yok, “biz” vardır. Müminler bir ufuktan diğerine akan beyazlar seli içinde yok olur, âdeta ölmeden önce ölümü ve âhiret hayatını yaşarlar.
Dünyanın dört bir tarafından gelen, renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri aynı binlerce Müslümanın yılda bir defa biraraya gelip birbirleriyle tanışmaları birbirleriyle kaynaşmaları ve görüşmeleri sağlanmış olur. Bu durum Müslümanların birbiriyle irtibat kurmalarına, birbirlerinin dertlerinden haberdar olmalarına ve birbirlerinin dert ve problemlerine çözüm üretmelerine, hatta ticari bağlantılar kurmalarına imkan sağlar.
Hac ibadetiyle Müslüman, Yüce ALLAH Teâlâ’nın kendisine lütfettiği sağlık, yetenek, mal ve mülk gibi dünyevi nimetlerin şükrünü eda etmiş olur.
Hac yapan Müslümanlar sabır, tahammül, sıkıntılara katlanma, güçlüklere göğüs gerebilme, zorluklara karşı dayanma gücü, büyük kalabalıklarla aynı anda hareket ederek aynı şeyleri yapabilme, yardımlaşma, dayanışma ve belli kurallara adapte olabilme… gibi ahlâki özelliklerini geliştirirler.
Yolculuk esnasında karşılaşılan zorluklar ve mahrumiyetler ni’metlerin kıymetini ve bunlara şükretmeyi insana öğretir. Mal ve mülkten, akraba ve dosttan uzak kalmak, istirahat imkânı bulamamak, insana muhtaçlarla fakirlerin sıkıntılarını hatırlatır ve böylece onlara şefkat elinin uzanmasına vesile olur.
Hac esnasında en güçlü imtihan sabır sahasında verilir. Hacı adayı barındığı ve yaşadığı yurdundan ayrılır, meşakkatli, yorucu ve zahmetli bir yolculuğa çıkar. Sıcak, susuzluk, ter, toz bu yolculuğun zahmetini arttırır. Kalabalık, kalacak yerlerin müsaadesizliği, değişik mizaca sahip yol arkadaşlarının huy ve alışkanlıkları insanı zahmetten zahmete sokar.
Bu kadar zor şartlar altında insana nefes aldıran, rahatlatan tek duygu sabır ve tahammüldür.
Haccın bütün kudsiyet ve sevimliliğine rağmen üst üste gelen sıkıntılar ancak sabır silahıyla giderilir. Zaten mü’min bilir ki, ALLAH Teâlâ’nın rahmet ve yardımı ancak sabredenlerle beraberdir.
Hac mevsimi boyunca nefsini dizginleyen mü’min artık her türlü kötülüğe, güçlüğe ve darlığa karşı dayanma gücüne sahip olur. Bunda muvaffak olan insan bütün hayatı boyunca kendisine lâzım olacak olan sabırla ilgili en büyük dersi almış demektir. Bunun içindir ki, hac günleri sabır için bir talim ve eğitim mânâsını taşır.
Hac’da cihad sevabı vardır. Çünkü orada hem sefer hâli var, hem nefisle mücadele var, hem eziyyet ve yorgunluklara tahammül var.
Haccın mühim bir yönü de onun bir cihad oluşudur. Kur’ân’da hacla cihad âyet-i kerimeleri iç içedir, yan yanadır. Hacla cihadın birbirine benzeyen o kadar yönleri vardır ki, ikisini birden düşünmek mümkündür. Cihadda sefer vardır, mal sarfiyatı vardır, bedenin sıkıntıya katlanması vardır. Ve nihayet sırf ALLAH Teâlâ’nın rızasını tahsil ve büyük bir sevap vardır.
Hac, Müslümanlarda ömür boyu silinmeyecek derin hatıralar bırakır. Bu hatıralar; müminin hacdan sonraki yaşamında istikametini kaybetmemesine hizmet eder. Hac, müminin hayatında adeta bir dönüm noktası oluşturur.
Arafat gibi mahşerin örneğini oluşturan bir yerde ALLAH Teâlâ’ya el açıp yalvaran ve günahlarından sıyrılan bir Müslüman bir daha kolay kolay eski işlediği günahlara dönmek istemez. Bu yönüyle hac, günahkar Müslümanlar için bir arındırma ve iyileştirme işlemi görür.
Bütün hacıların aynı günde kefene bürünmüşçesine Arafat’ta toplanmaları, mahşer gününde insanların ALLAH Teâlâ’nın huzurunda bulunacakları hâli andırır ve o dehşet günü için bir ibret vesilesi olur.
Hac sayesinde Müslümanlar arasında güzel etkileşimler meydana gelir. Müminler birbirlerinden güzel hasletler alırlar. Fikirlerinde müspet anlamda önemli değişmeler olur. İnsanları birbirinden uzaklaştıran ırkçılık gibi olumsuz düşüncelerin törpülenmesi sağlanır.
Şanı büyük Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin içinde doğup büyüdüğü, İslâm güneşinin ilk doğmaya başladığı ve İslâmiyet’in binlerce mukaddes hatıralarını sinesinde saklamış bulunduğu mübarek bir beldeyi ziyaretteki feyiz ve bereket de her türlü düşüncelerin üstündedir.
İslâm âleminin doğu ve batısından tertemiz bir heyecan ile akın edip gelen binlerce dindaşın böyle muhterem bir mekanda toplanmaları, aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini, din sevgisini canlandırmaları ve birbirinin halinden haberdar olarak fikir alış verişinde bulunmaları ne kadar takdirlere şayan bir harekettir.
Seyahatin sıhhi, fikri, sosyal, faydalarını takdir eden yabancı milletler, dinen mecbur olmadıkları halde birçok sıkıntılara katlanarak cihanın en ücra taraflarını gezip duruyorlar. İslâmiyet ise en faydalı bir seyahate bir kudsiyyet, bir mecburiyet vermiş, Müslümanları böyle bir seyahatin sonsuz feyizlerinden faydalandırmak istemiştir.
Hac ibadetini şuurlu bir halde yerine getirecek Müslümanların bundan ne kadar istifade edecekleri pek aşikârdır. Özellikle bu farzı yerine getirmek bahtiyarlığına erişen uyanık bir Müslümanın bu sayede bir hayli bilgiler elde ederek aydınlanacağı ve sonra dönüp kendi muhitini bir çok İslâmi hadiselerden haberdar ederek aydınlatmaya muvaffak olacağı da şüphesizdir.
Hac ibadeti, ihram, namaz, telbiye, zikir, vakfe, istiğfar, tavaf, sabır, ilgili yasaklar, kurban, sadaka vb. yoğunlaştırılmış bir dizi ibadet ve taatten oluşmakta ve en az birkaç gün almaktadır. Bu ise, özellikle ibadet için peş peşe birkaç günün ayrılması neredeyse imkansız hale gelen asrımızda, her türlü iş telaşından uzak, sırf ibadetlerle yoğunlaştırılan birkaç gün geçirme imkanı sunmaktadır.
Hac, aslında manevî ve derûnî bir tecrübedir. Çünkü diğer ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de aslolan, aklîleştirme değil, içselleştirmedir. Bu ibadetlerin, bazı dînî ve dünyevî faydaları varsa da, aslolan onların sırf ALLAH istediği için yapılmış olmasıdır.
Hac, belli bir zaman ve belirli mekanlarda gerçekleşen bir ibadet olduğu için Müslümanlara zaman ve mekan mefhumunu, dünyada her şeyin belli bir düzen içinde gerçekleştiği şuurunu kazandırır. Buna göre hac, bir ay içerisinde başlayıp biten bir ibadet değildir. Bireyin iç dünyasının evrensel olana açılımı ve toplum hayatının kaynaştırıcı bir mayasıdır.
Hac, Müslümanların kuvve-i maneviyelerini güçlendirecek, morallerini takviye edecek, onların izzet ve şerefini artıracak, sorumluluk bilincini geliştirecek, onlara birlikte hareket edebilme yetisi kazandıracak en önemli ibadetlerden biridir. Bu mübarek iklimde Müslümanlar, karşılıklı olarak sevgi, bilgi, görgü, tecrübe ve kültürel alış-veriş yapma, birbirlerinden yararlanma cihetine giderler.
Kaynak: İtibar-Haber
Yazar: Mehmet Talu HocaEfendi

